Category Archives: Çocuk için

balık pulu mu deniz kızı pulu mu?

Standard

Bazen size de oluyor mu? Çünkü bana hep oluyor da. Her şeyi anlamlandırmaya çalışıyorum. Sanki her şeyi anlamlandıramazsam hiçbir şeyi çözemem gibi geliyor. (Size daha önce hiçbir şeyi anlamadığı için her şeyden anlam çıkaran kızın hikayesini anlatmış mıydım?) Geçen gün bir kahvecide satılan bardağı gösterdi arkadaşım, üzerinde pul benzeri yaldızlı desenler var, “Çok güzel değil mi?” diye sordu. Onun çok güzel olduğuna karar verebilmek için o pulların ne manaya geldiğini anlamam gerekiyordu, dedim ki “Ne yani bunlar, balık pulu mu yoksa deniz kızı pulu mu?” Arkadaşım, “Elif her şeyi anlamlandırmak zorunda değilsin, sadece güzel işte, dümdüz; güzel” deyiverdi.

Bazen saçma gelir ama çok zaman yerindedir. Bir duygu örneğin özlem, bir duygu örneğin huzur. ‘Küllü men aleyha fân’ düsturunca hepsi gelip geçicidir amenna. Ama bu duyguların asıl sebebini anlamaya çalışırsak bazı taşlar yerine oturmaz mı? Söz gelimi bir şeyi özlüyoruz, belki kavuşması mümkün olmayan bir şey bu. Onu neden özlediğimizi anlamak bu duyguyu başka bir duyguyla ikame etmek için bir çözüm yolu sunuyor. Şimdi biraz daha spesifik konuşacağım, bu yazıdan edebî beklentinizi yeterince düşürdüyseniz devam ediyorum; x şahsını x nesnesini x heyvanını özlüyoruz. Ama x şahsı x nesnesi x heyvanı artık başka bir şehirde; bozuldu yahut kırıldı; bir başkasına sahiplendirildi. Ya da onunla geçirdiğimiz vakit bize zarar veriyor, ya da o nesne bize ait değil ve sahibi kullanmamızı istemiyor, ya da vahşi bir heyvan olduğu için can sağlığımızı tehlikeye atıyor. X’in imkansızlığı tanımlandıysa, onunla geçirdiğimiz vakti neden özlediğimizi tanımlamaya geri dönelim. X bir insan olduğu durumda, (evet x’e büyük bir değer vermiş olduk böylece) bize zarar verdiğini düşündüğümüzden onunla görüşmüyor ve buna rağmen onunla geçirdiğimiz zamanları özlüyorsak; öncelikle neden özlediğimizi tespit etmemiz gerekir. Söz gelimi x gezmeyi seven, eğlenmeyi de az çok bilen bir insan olsun, onunla birlikteyken içimizdeki çocuğun neşesi ortaya çıksın, ama içimizdeki çocuk onun içindeki çocuktan sürekli dayak yiyor, onun eleştirilerine ve alaylarına maruz kalıyor olsun. Haydaa ne oldu şimdi ya? Hdhsjs ay sinirim bozuldu, neyse devam ediyoruz, x’i tanımladık, özlem duygusunu tanımladık, öyleyse gerekçeli karar açıklansın;

Müvekkilimin içindeki çocuğu neşelendirmek için dayak yeme pahasına x şahsıyla görüşmesinin mantıksız olması, müvekkilimin tek başına pekala daha kaliteli vakit geçirebilmesi, içindeki çocuğu bir başka mızmız çocuğun yönlendirmelerine maruz kalmadan istediği yere götürüp gezdirebilmesi, mutlu olmak için bedeller ödemek zorunda olmaması gerekçesiyle bu bağımlılıktan azade bırakılmasını talep ediyorum.

Bu duygu özlem değil de huzur olabilir. huzur da gelip geçicidir, evet tahammül ve sabır ordularımızı gelmemiş vakit ve geçmiş vakit cephelerine, oralarda henüz ve artık düşman olmadığı halde yönlendirmek biraz ahmaklık sayılabilir; ama huzurun kalitesini ölçmek için sebebine vakıf olmamız gerekmez mi? Anda huzurluyum, ama neden huzurluyum. Bir yükü omzumdan atmış olmanın huzurunu ya da bir şeyi elde etmenin huzurunu yaşıyorum belki. Ya da öyle zannediyorum. Onun da sahiciliğini ve gerekli olup olmadığını sorgulamam gerekiyor. Nefsimin arzuladığı şeyin huzuru mu bu? Bana uzun vadede huzur mu getirecek yoksa mutsuzluk mu? Bunu bilmem gerekiyor.

Bir yerde okumuştum, çoğu kez düştüğümde onun fikrine ve yönlendirmesine ihtiyaç duyduğum birinin yazısı; “İnsan, elde ettiğinde başında oturup anlamsızlıkla başbaşa kalacağı şeylerin peşinde zamanını-duygularını harcayıp harcamadığını sorgulamalı” diyordu. Tek kelimeyle muhteşem bir karar mekanizması oluşturuyor insana bu söz. Huzurun da umudun da mutluluğun da mutsuzluğun da anlamını sorgulamalı insan. Kendisine bir günlük rızık olarak verilen ve yalnızca o güne yetecek olan sabır nimetini geçmişe ve geleceğe harcamadan, anda kalarak ama anın da gerçekçiliğini ve gerekliliğini ölçüp tartarak…

ben yine anlatmak istiyorum*

Standard

sabah şu cümlelerle güne başlamıştım:

Güzel bir şey olsun diyorum. Aniden olsun. Şu beyazların profilimde aniden belirmesi gibi bir şey mesela. Ama güzel şeyler kendiliğinden olmuyor, dışarı çıkıp onları araman gerekiyor. Parklara koşman, zaman akışında kilitli kalmış bir noktayı çözecek bir yazı okuman, harekete geçmen gerekiyor. Çözüm getiremeyeceğin şeyleri düşünmeyi bırakman, çözüm vakti gelene kadar sabretmen gerekiyor. Allah kuluna zulmetmez unutma, mutlaka her şeyin bir sebebi var. Allah’ın senin omzuna yüklemediği şeyleri sen sırtlanmaya çalışma. Vazife-i uluhiyete karışmakla gayret etmek arasındaki ince çizgiyi aşma. Üç küçük çocuk her bir kanepeden kendini aşağı bırakıp seni “ölüyorum kurtar elif” diye korkuturken kaldığın çaresiz anı hatırla. Oturup odanın orta yerinde ağlamıştın birine yetişmeye çalışırken diğerini tutamadığına. O zaman 5-6 yaşlarındaydın. Sen kimseyi o kişinin kendini düşündüğünden daha çok düşünemezsin. En önemlisi, kimseyi rahmeti ve merhameti sınırsız olan yüce Rabbinden daha çok koruyup kollayamazsın. Dua et, yeşile koş, maviyi seyret ve omzundaki kendi yükünü gemiye kadar taşı, gemiye bindiğinde yükünü çöz, geminin kaptanına güven…

evden çıktım, otobuse binmek istemedim, ne yapacağımı bilmiyordum, ne olacaksa olsun dedim. yürüdüm yürüdüm, yolumun üstünde ayrancı antika pazarı çıkıverdi karşıma. vintiic olan ne varsa çok severim, ruhum da biraz vintiic nitekim.

anladım ki güzel şeyler durduğun yerde sana gelmiyor, sen onlara gideceksin…

günümü güzelleştiren başka bir detay, camide koşturan küçük kız ve çıktığı kürsüden çotank diye düşüveren minik oğlan 🙂

Gerekli görülen not: çocuk düştüğü yerden sapasağlam şekilde zıplayarak kalktı:)

11 muharrem 1439 Ankara Kocatepe Camisi…

ben olmasaydım

Standard

burhan eren’in yıldızlı atlas’taki “ben olmasaydım” yazısına içtenlikle öykünerek…

ben olmasaydım eğer, iyi mi olurdu yoksa kötü mü. bunu bilmiyorum. ama ben olmasaydım, benimle birlikte pek çok şey de olmazdı muhakkak. mesela kim severdi laleyi, nergisi ve frezyayı benim kadar? bir soğanın saksıda büyüyüp de sünbüle dönüşmesini beklemek kimi heyecanlandırırdı baharları. ben olmasaydım kendi kendine kim çiçek alırdı, mutlu olmayı şartlara bağlamamak için.

ben olmasaydım, yenidünya sokağına çıkan merdivenlerde kim dinlenirdi babaanne gibi, mihrimah’ın kubbeleri ardında batıp giden güneşi kim seyrederdi. ve bir çocuğa durup dururken, bak şu çiçekler “acem borusu” diye kim seslenirdi.

söz gelimi ben olmasaydım, kim parklarda gezinirdi evde olmadığı zamanlarda. bir camiyi en çok da soluklanmak için kim severdi? bir çocuk yürürken kimin ayağına çelme takmaktan daha çok keyif alırdı.

ben olmasaydım, üç küçük çocuk kanepeden atlayıp intihara teşebbüs ederken onları kurtaramadığına kim ağlardı çaresizce. ben olmasaydım kim bir serçeye özenip de yedinci kattan süzülürdü bir buçuk yaşındayken…

ben olmasaydım daha mı iyi olurdu yoksa daha mı kötü; bilmiyorum. ama ben olmasaydım kim kapılıverirdi gülen bir çift çekik göze. bir çocuğun kalbini kim onda görürdü. kim durup dururken bir kanepenin arkasına saklanıp bulunmayı beklerdi. ben olmasaydım eğer o yastık kanepenin arkasında kafasına düşecek kimseyi bulamazdı.

ben olmasaydım eğer; şimdi sen bunları okumazdın. daha faydalı şeyler yapardın, birilerini stalklardın muhakkak 🙂

ayaklarımın altına serilen çimler, ben olmasaydım o arı kimin ayak tabanını ısırırdı can havliyle?