Category Archives: Hikaye

Mumu Arayan Pervaneler

Standard
Hikaye’nin Mantıku’t-Tayr’dan alındığı yazıyor bir blogta, o şiir şeklinde ve ayrı bir postta yayınlayacağım.

Bu hikayeyi, Kıssa-i Şirin-i İranî (İran’ın Şirin Hikayeleri) adlı kitaptan aldım, Türkçe’ye çevirdim , kitapta hikayenin kime ait olduğu yazmıyor, derleme bir kitap, Mevlana’ya ait olduğunu söyleyen de var,yukarıda dediğim gibi Feridüddin Attar’ın olduğunu söyleyen de. Yani kısacası Muhibbî’nin dediği gibi:

Cümlenin maksûdu bir amma rivayet muhtelif
 
 
 
 

پروانه ها در جستجوی شمع

در راه هدف باید سخت

پروانه ها توی هوا چرخی زدند و روی گلهای رنگارنگ باغ که در زیر نور مهتاب شب تابستان بیشتر از همیشه زیبا به نظر میرسید فرود امدند بالهای ابریشمین و رنگارنگ آنها در میان برگهای عطر آگین زیبایی خیره کننده ای داشت .   Read the rest of this entry

İyi Bir Öykü Yazmak İçin Kurt Vonnegut’tan 8 İpucu

Standard

Kurt Vonnegut ipuçlarını şöyle sıralıyor: 

1. Sizi okuyan bir yabancı vaktinin ziyan olduğunu hissetmemeli.
2. Okura destekleyebileceği türden en az bir karakter verin.
3. Karakterlerden her birinin, bir bardak su bile olsa, istek duyduğu bir şey olmalı.
4. Her cümlenizi ya karakteri ya da hikayeyi ilerleten bir biçimde yazmalısınız.
5. Hikayenin başı, sonuna mümkün olduğunca yakın olmalı.
6. Sadist olun. Baş karakterleriniz ne denli tatlı ve masum olursa olsun, başlarına korkunç şeyler getirin ki okurunuz onların nasıl bir insan olduğunu görebilsin.
7. Yalnızca tek bir kişiyi mutlu etmek için yazın. Bir pencere açıp, lafın gelişi, tüm dünyayla sevişmeye kalkarsanız zatürre olursunuz.
8. Okura mümkün olduğunca fazla ve mümkün olduğunca çabuk bir biçimde bilgi verin. Sakın ola hiçbir şeyi geciktirmeyin. Okurlar, neyin, nerede, nasıl olduğunu tümüyle kavrayabilmeli; o kadar ki, hamamböcekleri son birkaç sayfayı yiyip bitirse bile okur hikayeyi kafasında tamamlayabilmeli.
Çeviri: Bilge Güler – futuristika.org (18 Mayıs 2012)

Ya Evde Yoksan

Standard

Orhan Gencebay’ın Ya Evde Yoksan Şarkısının tamamını daha yeni dinledim, ve sözleri bana tek bir şey hatırlattı: “Yahya Kemal’in Celile hanıma olan aşkı, ve kıskançlığı.”

Celile Hanım, Enver Paşanın kızı, Hikmet Nazım Bey’in eşi ve Nazım Hikmet’in annesi idi. İlk gördüğü günden itibaren gizli bir aşkla Celile hanıma bağlıydı Yahya Kemal. Ancak Celile hanım evliydi, Yahya Kemal uzunca bir zaman aşkını içinde yaşadıysa da, bir gün sosyetenin önde gelen hanımlarından olan Celile ile Hikmet Nazım’ın arasının bozuk olduğu, boşanmanın eşiğinde oldukları dedikodusu yayıldı. Read the rest of this entry

Resimli Hikâyât 1

Standard

-Hoşgeldin. Başlayalım mı…?

-Tabi, şiir bilir misin.

-Biraz anlarım.

-Dediğin kadar var. Ağlayabilirim sevinçten

-İki şıra.

-İki dibek kahvesi.

-Of demiştim ben hep kaybolurum böyle!

-Lütfen mektubu ve defteri unutma.

-Artık çikolata kokusu duymak istemiyorum.

-Bu kilise çok korkunç.

-Biri mi geliyo ne..!

-Anneaaaaa..!

-Bunlara çok para verdin mi?

-Yok, bi milyoncukcudan aldım.

– Aslında söylemek istediğim çok şey vardı.

-Farkındaydım.

-Beni sürekli yargılayacak mısın?

-Çok ağır laflar ediyorsun.

– Gül açılmış mı

-Sanırım ben gidince açılacak

-Gideceksin işte.

-Zaten böyle konuşmamış mıydık.

-Gitmesen.

-Nasıl yani.. Hiç kimseye açıklayamayız mı diyorsun?

-Tabii nasıl açıklayabilirsin ki, kim inanır.

-İşte ben inanıyorum ya, sen inanıyorsun! İşte inanıyoruz. Gitme lütfen. İnandırırım ben herkesi.

-Badem şekerlerini nasıl açıklayacaksın peki?

-Onlar zaten dişlerimi çürütüyor. Kimseye söz etmeyeceğim onlardan..

-Gitmesem olmaz mı?

-Olur, bal gibi de olur. Saklarım seni masanın altına..?

-Vallaha mı..

-Neyse…

-Haber yolla gittiğin yerlerden…

Himmet Çocuk

Standard

“Hâlâ Türkiye’yi bu küçük Himmet çocuklar yürütüyor. Belki hâlâ acıları bir çocuğun değil bir devin kalbi gibi sağlam olan yüreklerinden taşarsa:

-Ah kadın anam ah! gel de bir kez halımı gör! diyorlar”


Elvanlar’da ihtiyar bir kılavuz aldık. Köy kısmen yanmış perişan herkes fersiz ve şaşkın gözlerle kamyon denilen canavarın bîlüzum gürültüsüne bakıyordu. Herkesin ruhunda sonu gelmeyen meşakkatin açlığın her günün gizli felâket ihtimallerinin yuğurdusu yeis ve lâkaydî vardı. Onun için kimse Uşak’a kadar gelmek istemiyordu Parayı ne yapacaklardı? Ne alırdı ki? Yalnız zayıf yüzlü bir ihtiyar halsiz bir sesle: -Ben İney’e kadar yolu biliyorum. Fakat beni Uşak’a götürürseniz ve bana orada bir okka tuz verirseniz gelirim dedi. Akşam karanlığı basarken kamyon mırıldanarak homurdanarak Anadolu’nun ıssız yolsuz beyabanına daldı.Kamyonda İstanbul gazetecileri vardı. Yunan ordusunun emsalsiz mezaliminin külleri ve facia sahnesi üstünde tetkikat yapacaklar ben cephenin Yunan mezalimi raporunu hazırlarken onlar da ajansla Türkün felâketini dünyaya bildireceklerdi. Anadolu’da hâkim insan değil tabiattır. Kuytu ormanlar batak ovalar sam keskin yokuşlar sonra karanlık kımıldıyormuş gibi insanı keserek dondurarak esen acı rüzgârın ortasından bin bir zahmetle bilmem kaç saat geçti.İney bir derenin yamacından kurşunî bir yangın harabesine inkılâp eden bir köydü. Kamyon hırlayarak çırpınarak köyün yoluna girerken dünyada hilkat-i Âdem başlamış gibi etraf insan sesinden hayatından âriydi. Yalnız bir sürü çakal acı acı karanlık esiyormuş gibi dereyi yalayıp geçen rüzgârla hem-âhenk uluyordu. İçimden:

Eyvah köyden hepsi gitmiş nasıl tahkikat yapacağız? diyordum.

Biraz sonra sağda bir kaya kovuğunda kızıl bir alevin önünde ısınan iki hâkî gölgenin kımıldadığını gördüm. Karanlık dereye kurşunî yangın harabesi olan yamaca vuran yegâne ışık bu ateş ve kamyonun yürüyen iki göze benzeyen fenerleriydi. Köprünün önünde şoför kocaman âtıl makineyi durdurmaya çalışırken önünde birkaç karaltı kımıldadı. Son ışığın beyazlattığı taşlı yolda siyah cübbeli beyaz sarıklı siyah sakallı bir adamarkasındaki henüz ışığın sahasına giremeyen karaltı halindeki arkadaşlarından ayrıldı. Hiç unutamayacağım vâzıh bir sesle:

Halide onbaşı sizi biz İney istasyonunda bekliyorduk dedi.

– Geleceğimizi nerden biliyordunuz?

-İstasyonda biliyorlar. Tahkik heyeti gelecek dediler.

-Bu sesten gazeteci arkadaşlar hemen harekete geldiler kalem kâğıt çıkardılar kamyondan fırladılar karaltılardan tahkika başladılar. Kaç ev yandı? Kaç kişi öldü?.. Siyah sakallı adam yanıma geldi. Fenerlerin verebildiği ışıkla notlanma yiyecek gibi baktı.

-Kaç ev mi? Bütün köy yandı. Kaç adam mı öldü? Sayısını Allah bilir. Eşkıya gelir öldürür düşman gelir öldürür yakar soyar. Görüyorsunuz ya ne ev ne yiyecek ne giyecek var. Sen onları şimdi bırak İsmet Paşa’ya başka şey söyle!

-Benim işim bunları yazmak.

-Biraz daha hırçın ve sesi titrek:

-Senin işin bizim halimizi söylemek… Kaç ev yandı kaç kişi öldü karnımızı doyurur başımızı örtecek dam yapar mı? İsmet Paşa’ya söyle…

-Sesinde hayat için mücadele edenlerin âmiriyeti vardı; muti sordum.

– Ne söyleyeyim?

– Ev isteriz rüzgâr bıçak gibi kesiyor çocukların başını sokacak kovuk bile yok. Uşak’ta birçok kereste ve Yunan esiri varmış bunlardan bize verilmesini emretsin. Hemen kendimize dam yapalım.

-Ekmek isteriz askeri ambarlarda buğday var bir saat ötede… Emretsin bize versinler çiğ olsun çocuklarımıza yedirelim. (Sesi acıyla merhametle yırtılarak devam etti) Büyükler söz anlıyor sesi çıkmıyor ama çocuklar söz anlamıyor açlıktan hep ağlıyorlar sabaha kadar ağlıyorlar bunu Paşa’ya söyle..

Çakal ulumasıyla rüzgarın iniltisi arkasından öyle zannettim ki aç çocuklar ağlıyor göğsü sütsüz boş sırtı çıplak analar yumruklarını sallayarak dünyaya talihe hayata haykırıyorlar.

– Yazdım dedim. Şimdi bize Uşak’a kadar bir kılavuz verin.

Herkes birbiriyle konuştu; biraz meşveret etti sonra:

– Şu çocuk sizi şosaya çıkarsın dediler.

Kocaman kurt derisi gocuk kalın çizmeler yün başlık artık ısıtmıyor yakıyordu.

Bütün gün yemek yememiştik. Yanımızda ihtiyaten alınmış yarım çuval peksimet vardı ki o da daha ziyade yanımdaki şoförle kamyondaki iki muhafız askere aitti. Fakat ne onlar ne arkadaşlar biraz evvel açlıktan şikayet ettikleri halde yemek arzusundan bir günahmış gibi bahsetmiyorlardı. Yalnız makineyi düzeltmekle meşgul görünen nefer şoförün bir şey söylemeden içini yakan bir arzusu kalbime geçti yavaşça: 

– Peksimedi köylülere verelim mi? dedim. 

Bu söz yanmak için bekleyen kuru çıra ile temas eden bir kıvılcım gibi oldu. Nasıl oldu bilmiyorum üç nefer peksimet çuvalını yakalamış titremiş gölgelere zorla dağıtıyorlardı. Vakur ve mütehammil bir ses: 

– Uşak’ta belki ekmek bulamazsınız. Yanınızda kalsın diyordu. 

Yine kamyon hırıldadı homurdandı çatırdadı ve karanlığa rüzgâra daldı. Yer olmadığı için kılavuz Himmet kamyonun basamağında yanımda ayakta duruyordu. Kamyona tutunan küçük çocuk elinin zaafını zavallılığını görmekle beraber İney’deki küçüklerin açlık feryadıyla içim dolu gibiydi. Acı acı düşünüyorum. Bu kaç senedir gezdiğim sahada kül olan sükkânı aç ve ölmeğe mahkûm olan kaçıncı köydü.

Anadolu hilkat günlerinin ilk devrelerindeki yoksulluk harabî ve vasıtasızlık içinde idi. Yeni Türkiye’yi inşa edecek millete yine Hazret-i Adem’den sonraki devlere benzeyen kudret ve mesai kabiliyeti lâzımdı. Evsiz ekmezsiz meyus bir halk.. Dünya onların zafer destanını terennüm ederken onlar ölümün gözlerinin içine bakıyorlardı. Memleketi kim yapacak? Nasıl yapacağız? Yanımda tiz fakat sakin bir çocuk sesi:

– Burası Kuzgunderesi. teyze!

Başımı çevirdim. Küçük zayıf bir yüzü vardı. Çenesine doğru uzanan ensiz yanağının derileri büzülmüş çene iskeleti olduğu gibi seçiliyordu. Bu açlık ve yeis içinde başım öyle derurıi bir sevimliliği insanı hayata davet eden bir kud*reti vardı ki sordum:

– Himmet niçin peksimedini yemiyorsun?

– Sonra yerim teyze!

– Hele bir ye de sonra konuşalım.

Yavaş yavaş koynundan küçük lokmalara ayırarak çıkardığı peksimedi yemesini bekledim. Çenesinin bütün iskeleti peksimedi çiğnedikçe daha büyük vuzuhla meydana çıkıyordu Birdenbire gocuğumun içine küçük başını almak bilmem neden vaktiyle kendi çocuğumu uyuturken söylediğim ninniyi söylemek istedim. Fakat bu arzum çok sürmedi. Küçük kum yüzde merhameti zaafı meneden bir olgunluk sezdim. Sakin ve arkadaş olmasına çalıştığım bir sesle konuşmağa başladım.

Büyük bir gururla on üç yaşında olduğunu söyledi. Yedi yaşında anasız babasız ihtiyar bir nine genç bir kız kardeş bir çift öküzle kalmıştı. öküzlerle kocasız iki kadının tarlalarını senelerce sürmüş ortakçılık etmiş ninesini kardeşini beslemiş hatta kız kardeşini ere vermişti. Fakat bir gün o havaliye bir hayvan hastalığı gelmiş iki öküzü birden ölmüştü hikâyenin burası kalbimi burdu. Sordum:

-Ne yaptın?

Sükûnla omuzlarını silkti. Hiç ne yapacaktı. Öküzsüz çalışmış gündeliğe gitmiş dul kadınların tarlalarını sürmüş üç sene çalışmış ve nihayet iki şişman kocaman dombay almıştı. 

Hikâyenin burası yine kalbimi heyecana verdi. Kimsesiz sekiz dokuz yaşında kuru Anadolu’da mesaisi ile iki manda alan çocuk bu benim anladığım bildiğim kahramanlığın en yüksek derecesi gibi bir şey. Avusturalya’yı kuru topraktan mamure hâline sokan vahşi Amerika’yı mesaisi ile yenip medeniyet merkezi yapan ruhlar bu nevi ruhlardır.

-Dombaylar duruyor mu?

Bu defa gözlerimi yaşanan bir ifade ile ince omuzlarını silkti. Kamyon karanlık bir vadiden geçiyordu. Anadolu’da vadiler yarlar uçurumlar insanın muhayyilesini ve arkasını soğuk soğuk ürpertir. Hicretlerin kavgaların cinayet ve soygunculukların sahnesi oralardır.

Üç ay evvel bu meş’um derede Yunanlılar Himmet Çocuk’u yakalamışlar. kesmeğe yatırmışlar iki nefer arasında münakaşalar olmuş biri arabasını mandalarını alıp bırakmak öteki öldürmek istiyormuş nihayet salıvermek isteyen demiş ki: 

-Arabasında yumurta varsa bırakalım yoksa keselim. 

Himmet Çocuk’un sakin sesi titreyerek: 

-Ninem yolda yesin diye iki yumurta haşladıydı teyze… dedi. 

Derenin sağ tarafındaki uçurum üstünde karanlık rüzgâr tuhaf tuhaf uluyor. Çocuk susmuş kamyona yapışmış gidiyordu. Tabii bir sesle:

*-Seni Uşak’a kadar götürelim Himmet dedim. Sen dönmekten korkmazsın bilirim fakat biz yolda bir yanlışlık yaparız şoför bilmiyor.

-Olur teyze.

Nefer şoförün yarım aydınlıkta kayadan oyulmuş gibi sabit erkek yüzü garip bir tebessümle harekete geldi.

Uşak’a girerken düşündüm. Anadolu’da geçen senderimle yüz haneden otuz haneye eriyerek dağılan ölen erkeksiz ve kimsesiz köylerde Himmet Çocuk’un eşlerine tesadüf ediyor onlara memleketin hayat tarihinde birer ışık ve nişane diye bakıyordum. Hayat diye insanlık diye Anadolu’da ne kalmış ise gayur kadınlarıyla bu küçük gündelik kahramanların fevkalbeşer mesaisinden kalmıştı. Bunlardan bir tanesi kafamda ve kalbimde içimi kanatan bir çivi gibi saplanmış kalmıştır.

Antalya’dan Burdur’a gelirken nihayetsiz kar bürümüş bozuk taşlı bir yanı uçurum bir yanında daima eşkiya gizlenen yokuşlardan birini tırmanıyorduk. Buralarda arabalar durur arabacılar bir araya gelir her arabaya üç dört çift hayvan takarlar arabacılar arabanın arkasına omuz verir. Bin türlü acayip sesler çıkararak teker teker her arabayı yokuşun başına çekerler. Ve çok zaman da bu kablettarihî vesaitle terleyerekinleyerek günlerce didişip Çine ovasına kadar getirdikleri mallarını eşkiya çeteleri alır götürür elleri boş geldikleri yere dönerler. Böylece bir hengâme ortasında kalınlı inceli hayvanları teşvik için birbirine karışan obalar arasında billur gibi bir ses:

-Ah kadın anam! ah gel de bir kez halımı gör!. dedi. 

Kalbime ip takılmış gibi ses gelen yere sürüklendim on on iki yaşlarında gocuğundan sular damlayan el kadar güzel yüzlü mavi gözlerini örten siyah kirpiklerinde yaş toplanmış bir çocuk arabacı gördüm. Bu da Himmet Çocuk gibi ihtiyar bir halaya bakmak için bir fevkalbeşer hayat mücadelesinde pişen bir çocuktu. Istırabının mercii olsa toprak olan bir kadın kalbi oluyordu.

Hâlâ Türkiye’yi bu küçük Himmet çocuklar yürütüyor. Belki hâlâ acıları bir çocuğun değil bir devin kalbi gibi sağlam olan yüreklerinden taşarsa: 

-Ah kadın anam ah! gel de bir kez halımı gör! diyorlar


(Halide Edip ADIVAR)