Category Archives: Şiir

o eski hücre | şiirli hikayat

Standard

IMG_6149

ikimiz birden sevinebiliriz, göğe bakalım

IMG_6150
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum, tuttukça güçleniyorum, kalabalık oluyorum

IMG_6152


Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor

IMG_6151

Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım

IMG_6153

Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat

 

fotoğraflar: 23 muharrem 1439 mersin sahili

ne demek “artık seferi sayılmıyorsun”

Standard

eve döndüğünde hangi diş fırçasının sana ait olduğunu hatırlayamamak, valizindeki giysilerin artık evden ayrıldığındaki mevsime göre olmaması ve asla evcimen bir insan olmadığın halde tüm günü evde pinekleyerek geçirmek. annenin “neden ayağına terlik giymiyorsun” serzenişlerini bile özlemek. bir de “ne demek artık eve döndüğün için seferi sayılmıyorsun yaa”

evden çıktığımda mevsim yazdı, incecik beyaz gömleklerim efil efil pantolonlarımla tam bir turist ömer modundaydım. sene içinde her hafta ankara-mersin yaptığım için “misafir”lik babında ezberim iyi, ancak yazın rehavete alışmıştım, marinanın içindeki starbucks, sahilde bisiklet sürmekle geçen günler ve yanımdan hiç ayırmadığım bilgisayarımla günler benim için monoton ama huzurlu geçiyorudu. ^^ bayram arefesinde babamın arayıp verdiği kötü habere kadar. 😦 dedim ki, elif ya seferdir ya tahammül anla aşkın çaresi.

valizimi hazırladım, misafirliği maksimum bir hafta öngördüğüm için ve artık ankara’da kurulu bir evim olmadığı için zaten seferi sayılıyordum. fakat sonra istanbul-ankara seferleri başladı. kamil koç’un “ankara-istanbul istanbul-ankara arası seferlerde trafiği de beklemeyi de es geçiyoruz” diyen bant kaydını haftada en az dört kez dinler oldum. bu vesileyle eşyalarımı bölüştürdüğüm ev sayısı 4’e çıktı. artık nerede ne eşyam olduğunu hatırlamadığım için evlerden birinde bazı unutulmuş eşyalarımı bulunca yeni almış gibi sevinçler yaşıyorum. “aa ben bunu kaybettim sanıyordum, benim buyum mu varmış, tüh ya bunu unutup yenisini almıştım” falanlar filanlar.

bir haftalığına diye yanıma bilgisayarımı bile almadan çıktığım evime, bir buçuk ay sonra, mevsim yazdan kışa dönmüşken geri geldim. bir buçuk ayda değişen mevsimin gerekçesi tabii ki bozulan ekolojik denge. bir de benim dengelerim var ama onların bozulmasıyla ilgilenen kimse olduğunu sanmıyorum.

IMG_5951.JPG

bir de şey var, evden ayrılırken minicik olduğu halde döndüğümde boy atmış olarak bulduğum minnak kaktüscük. çok nazenin bir hanım arkadaşımdan hediyeydi. hediye edenin nazeninliğinden olacak, onu görünce aklıma şu beyit geliverdi:

Hâcesinden dün elif ezberleyen dürdânecik
El erişmez şimdi bir serv-i hırâmân oldu gel

(Necâtî)

şimdi ben bir süre gül çayı içip hafız divanı’mdan ayrı geçen günlerin kazasını yapayım. ne de olsa bir haftaya kalmadan bana yine yollar görünecek… kapıları açan rabbimiz, bize hayır kapılarıyla birlikte hayır yollarını da açsın. amin…

o eski hücre | ahmet haşim

Standard

güller ki kamıştan daha nâlan…

akşamın sîne-i gubârında…

….kâ’ri bu kitâbın gecesinde

mehtâbı senin’çün yere serdim…

sahi, mehtabı kârî’si için yere seren şairlerden kim kaldı?

fotoğraflar: 25 zilhicce 1438 (17 eylül 2017 pazar; mogan gölü, ankara)

akşam yine toplandı derinde

Standard

akşam yine toplandı derinde…

cânân gülüyor eski yerinde;

cânân ki gündüzleri gelmez,

akşam görünür havz üzerinde.

mehtâb, kemer tâze belinde,

üstünde semâ, gizli bir örtü,

yıldızlar, onun güldür elinde…

ahmet haşim

fotoğraflar: ankara / harikalar diyarı 24 zilhicce 1438 (16 eylül 2017 cumartesi)

günlerin mahiyeti.

Standard

FullSizeRender.jpg

 

münacaat

Bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.

Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.

Çeşme var, kurnası murdar
yazgım kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

Gençtim ya, ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
gözyaşı, çiğ tanesi, gizli dert veya verem
ne fark eder demişim
bilmeden farkı istemişim.
Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
Yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine
yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
yola devam ederdim.

Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.

Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar
ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
gönendi dünya bundan istifade
dünya bayındırladı:
Bir yakış, bir yanış tasarımı beride
öte yakada bir benî adem
her gün küsülü kaldık.

Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
artık bu yaşa erdirdin beni, anladım
gençken almadın canımı, bilmedim
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiğ tanesi sanmak ne cüret, gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.

Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?

İsmet Özel

mâra

Standard

 

bilmemek bilmekten iyidir
düşünmeden yaşayalım
mâra
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur
seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
ne seneleri
yalnız seni hatırlarım
ki benim gibi bir insansın

tanımamak tanımaktan iyidir
seni bir kere tanıdıktan sonra
yaşamak acısını da tanıdım
bu acıyı beraber tadalım

mâra

başım omuzunda iken sayıkladığıma bakma
beni istediğin yere götür
ikimiz de ne uykudayız
ne uyanık

Asaf Halet Çelebi